Üzerine Yakışanı Giymek: Moda Nedir?

Modada sosyoloji 19. yüzyıldan itibaren belirmeye başlar. 1844 yılında dikiş makinesi icat edilmiştir ve 1857 yılında ilk “dikişçi” Frederick Worth, Paris’te aristokratlara giysiler dikmeye başlamıştır.

Modern toplum, Fransız İhtilali ve Amerikan Devrimi arasında, Avrupa ve Kuzey Amerika’dan başlayarak oluşmuştur. Eski Rejim (Ancien Régime) statiktir ve mevki değiştirmek zordur. Baskın sınıf aristokrasidir. El emeğinden seri üretime geçiş bu dönemde gerçekleşmiştir. Şehir, yeniden başlamak ve kendini giysilerin üzerinden tanımlamak için çok uygun bir yerdir, çünkü köylerin ve kasabaların aksine kimse birbirini tanımaz. Kısaca, çağdaş toplumu Eski Rejim’den ayırt eden özellikler; şehirleşme, kişisel olmayan ilişkiler, yüksek sosyal ve işsel hareketlilik ve bireyin gerçeğe dönüşmesidir.

Evet, moda karmaşıktır ama mobilitesi vardır. 1800’lerin sonuna doğru klasist moda söz konusuyken, 1900’lerin sonuna doğru bireysel moda sahneye girer. 1857-1957 yıllarına Yüz Yıl Modası, 1957’den günümüze kadarki döneme ise Olgun Moda denir. Bu nedenle moda sosyolojisi bu iki büyük dönemi ele alır. Önceleri sosyal uyum, toplum bağları ile sağlanıyordu. Çağdaş toplumda ise karşılıklı yarara bağlı ilişkiler vardır. Hatta bu yeni toplum, sosyal rolleri bilhassa devirir.

Haute Couture’ün çağı, el ürünü giysilerin çağıdır. Yani moda, terziler tarafından icat edilmiştir. Endüstriyel moda, II. Dünya Savaşı’ndan sonra 40-50’li yıllarda ortaya çıkmış ve ilk çalışmalarını ordular üzerinde göstermiştir. Sosyologlar endüstriyel üretimin 1900’lerin başında, ABD’de ortaya çıktığını iddia eder.

150 yıldan uzun bir süredir, sosyologlar, modayı kendi bakış açılarından yorumlamakta ve çoğunluk tarafından doğru kabul edilen söylemler modayla birlikte değişime uğramaktadır.

Gabriel Tarde

Gabriel Tarde’a göre modayı diğerlerinden ayıran yasa “taklit”tir. Belirli bir kalıp içinde davranırız çünkü taklit, sosyal değişimin temelidir. Eğer bir buluş taklit edilmiyorsa aslında sosyal olarak yoktur. Taklit edilmeyen eylem var olamaz. Taklit edildiğindeyse bireyden kolektif topluma geçer. Moda, yeniliğin prestijinde yaşar.

Tarde’ın yaşadığı dönemde moda, kostüm formuna dönüşmekteydi. Tarde, taklidi iki türe ayırır: kostümün taklidi ve modanın taklidi. Kostümün taklidi zaman içinde genişler ve Fluegel’e göre zaman içinde az, uzay içinde çok değişir. Modanın taklidi ise uzay içinde genişler ve yine Fluegel’e göre uzayda az, zamanda çok değişir. Tarde’ın görüşüne göre modanın taklidi, toplumun, değişimi istediği yerde, kostümün taklidi ise ataların prestijinin uygulandığı yerde galip gelir. Ayrıca modanın karakteristikleri de üçe ayrılmıştır: Evrensel tekdüzelik, miktarın gücü yenişi, eşitlik ve bireysellik.

Evrensel tekdüzelik, zamanda hızlıca, uzayda ise çok az değişir. Küreseldir ve tüm alanları kapsar. Tarde’a göre gelecekte tüm toplumu kapsayacak aynı tip bir moda var olacaktır. Bu şekilde küreselleşmeyi ve homojenleşmeyi öngörebilmiştir. Örneğin Fransız emperyalizmi buna örnektir. Miktarın gücü yenişi ise programlı bir demodeliği esas alır. Fiyatlar düşer, miktarlar çoğalır. Oysa eskiden giysiler öyle değerliydi ki miras olarak bırakılırdı.

Eşitlik ve bireysellik karakteri, modanın en çok katkı sağladığıdır. Modanın dikte ettiklerini takip etmek ve sosyal bakış açısında tanınmaz olmak, statüyü saklamak anlamına gelir. Burada modanın demokratikleşmesi öne çıkar çünkü herkes tarafından erişilebilirdir ve hızlı moda, demokratikleşmeye giden son geçiştir.

Moda pasiftir. Trendler vardır ve sizler için seçilmiştir. Zaten modern toplum uyarıcılarla, teşvik edicilerle doludur ve insanlık kendini uyutmaktadır. Yaşamlarımızı basitleştirip ölü bir taklide dönüştüğümüz -bize dikte edilen modayı uyguladığımız- bu yapıya “modanın uyurgezerliği” denir. Öte yandan modern toplumun taklitleri geçmişten daha özgürdür, çünkü seçenekler ve uyarıcılar daha boldur.

Modanın yayılımına dair yasalar iki tanedir: içeriden dışarıya ve yüksekten alçağa.

İçeriden Dışarıya: Önce davranışlar ve kişilik daha sonraysa görünüş taklit edilir.

Tavandan Tabana: Yayılım üst düzey sosyal sınıftan alt düzeye akar. Bu fikre “Trickle Down” ya da “Damlama Teorisi” da denir ve pek çok otorite tarafından desteklenmektedir. Moda, önce yüksek sınıftadır ve geri kalan herkes bir gözlem yapar. Bu yüksek sınıf her zaman diliminde bir rol model olmuştur. Bunlar çoğunlukla aristokratlar ve bohemlerdir.

Reklamlar

Herbert Spencer

Toplumun evrimine dair darvinist bir açıklama sunar. Bu evrim askeri rejimden endüstriyel rejime doğrudur. Spencer, modayı sosyal kontrol aracı olarak görür. Davranışlarımız yazılı ya da gözle görünen yasalar/kurallar ya da resmi olmayan “diğerleri ne der” yargısının etkisi altındadır ve normalara uymalıdır. Askeri rejimde aslında bireyi kontrol eden artık devlet değil, insanlardır. Eski rejimden endüstriyel rejime geçişte moda, sosyal uyum ve kontrole dönüşen bir gereksinimdir. Bir kişinin düşüncesi, bireylerin kolektif sosyal kontrolüne dönüşür.

Spencer da taklit konusunu dile getirir. Ancak o, emulatif ve reveransiyel taklit olarak ikiye ayırır. Emulatif taklit, endüstriyel rejimin “böyle olmak istiyorum” taklididir. Reveransiyel taklit ise askeri rejimde tipiktir ve “başımdakine, patronuma yaranmak istiyorum” eylemidir. Moda, aslında sınıf değişimiyle birlikte demokratikleşmeye başlar. Bu şekilde bir eşitlik oluşabilir. Yine de askeriden endüstriyel rejime çok hızlı bir geçiş negatif sonuçlar doğuracaktır.

Georg Simmel

Damlama Teorisi‘nin gelişmesinde büyük emekleri olmuştur. Moda, ona göre bir taklit ve aynı zamanda ayrımdır. İnsanlığın iki itici güç olan “benzeşme” ve “ayrışma” davranışına meyilli olduğunu belirtir. Bir gruba girmek için diğerleriyle aynı olmak, ayırt edilebilmek için ise farklı olmak gereklidir. Örneğin bir motosiklet çetesine girmek için deri ceket giymek, göze çarpmak için ise deri rengini pembe seçmek gibi… Moda da bu iki eğilim arasındaki dengedir.

Ayrıca moda her zaman üst sınıfın modasıdır. Seçkin sınıflar, özellikle küçük burjuvazi, modanın değiştirdiği prestiji korumak için modaları saklarlar. İlginç olan, fahişelerin de burjuvalara bazı yönelimleri getiriyor olmasıdır. Böylece Damlama Teorisi ile birlikte Bubble Up Teorisi (alt düzeyden üst düzeye akış) de desteklenmektedir. Bu karşılıklı etkileşim nedeniyle alt sınıflar yükselme amaçlı taklide, üst sınıflar farklı olma amaçlı taklide çabalar. Modayı yaratan tam olarak bu gerilimdir.

Moda estetik değildir, psikolojik ve sosyaldir. Simmel’e göre bir çirkinliktir. Güzeli değil, yeniyi aramaktadır. Moda aynı zamanda dişildir. 1700’lü yıllara kadar moda herkes için vardı. 1700’lerdeyse Fluegel’in değindiği üzere, erkekler modaya karşı kayıtsız kalmıştır ve hatta 1800’lere gelindiğinde moda kınanmıştır. Çünkü burjuvazi sınıfında erkeklerin modada değil, işlerinde başarılı olması gerekir. İş, kesinlikle erildir ve bu yüzden kadınlar, ellerini güçten çekmiş ve sosyal olarak suskun oldukları için, toplumda yer almak adına moda konusunda dikkatli davranmışlardır.

Demode, modadan bir kaçış değil, neredeyse hiç kimsenin yapmadığı ve çok ender olan, modanın negatif bir taklididir.

Reklamlar

William Sumner

Sumner’in eserlerinde değindiği üzere “mores”, sosyal normlardır ve Latince “kostümler” anlamındaki “morale”den gelir. Bunlar köklü değerleri baz alan güçlü normatif kostümlerdir – tıpkı gelinlik gibi. “Folkways” ise geleneksel giysilerdir. Örneğin “beyaz elbise” gibi.

Moda, bireyde, grubun özel alanının bir şeklidir. Onu takip etme nedenimiz sosyal kontrol olsa da, Sumner’a göre bunun nedeni Spencer’ın önerdiğinden farklıdır. Topluma kıyasla bir farklılık istenmektedir. Moda farklılığa teşvik ettiğinden aslında bir “uyumsuzluk” yaptırımıdır.

Thorstein Veblen

Veblen, neden varlıklı sınıfın prestijli ve pahalı giysileriyle ayırt edildiğini açıklamaya çalışmıştır. Sosyal sınıflar arasındaki ayrımın inceldiğini, üst sınıfın saygınlık kanunlarının artık direnç görmeden yayıldığını, kutsal yasaların artık olmadığını ve kilisede, okulda ve sokakta normların yürürlüğe girdiğini savunur.

Kadın, bir ganimettir. Kendini, erkeği için de gösterir. Veblen bu yüzden “karılarımız ne kadar varlıklı olduğumuzu gösterir” demiştir. Aslında kadınlar bu varlık gösterişini üç davranışla gerçekleştirir: Gösterişçi israf (giysinin gerekenden daha abartılı bir fiyatı olmalı), sürekli değişim (giysiler narin olmalı ve hemen çıkarılıp atılabilmeli) ve meslek yoksunluğu (giysinin yetersiz nitelikleri nedeniyle giyen kişi çalışamamalı).

Giysiler çok önemlidir çünkü anında göze çarparlar. Bu nedenle eskiden daha tertipliydiler. Sözü edilen gösterişçi israf davranışı da aslında yenilik prensipiyle uyuşmaktadır. Çünkü moda değişim için yapılmaktadır. Giysi, geçici olduğunu zaten insanlara söylemektedir.

Reklamlar

Werner Sombart

Endüstriyel üretim şehirleşmenin motorlarından biridir. Sombart, ilk üretimi lokomotif olup, 1900’lerin ortalarından sonra tüketim üretimine dönüşen endüstriyel kapitalizmi çalışmıştır. Endüstriyel tasarım bu dönemde ortaya çıkmıştır, çünkü tüketim malları artık el yapımı değil, sanayi ürünüdür. Artık benzersiz değildir, geri kalanla aynıdır ve bir standartlaştırma uygulaması içindedir. Bu sosyal iklimde doğan tasarım, bu benzeşmenin etkilerini azaltmak istemiştir. Seri mobilyalar tasarım değildi. Sombart, aynı nedenlemeyi moda için de yapmaktadır.

Moda tamamen kapitalist iş insanlarının ellerindedir. Bizzat Sombart’ın fikir babası olduğu düşünce akımına göre, tüketici, iş insanının elinde bir kukladır. Eğer pazara yeni bir ürün konarsa, tüketici koşarak bunu alır. Reklamlar da bunu almamız için bizi teşvik eder. Bu dönemde ayrıca Parizyen tasarımcılar da sanayileşmiş, ama el işi geleneğini korumuştur. Bu kapitalizm yüzyılının, zevklerimizi ve seçimlerimizi belirleyen üç ana karakteristiği bulunmaktadır:

Kişisel, Maddi ve Türel Genelleme: Moda, artık yalnızca üst statü tarafından değil, toplumun çoğu tarafından giyilmeye çalışır. Burjuvazinin malı olmaktan çıkıp orta sınıfa da ilerler. Amerika’da giysi kalıpları satın alınabilmeye ya da terzilerden kopyalanabilmeye başlar. Ürün kategorisi ve sayısı çok fazladır. Yani moda, seri üretimle daha kolay kalkınmıştır. Modanın geleneksel giysileri, yerel kostümleri ve hatta ulusal kıyafetleri silme potansiyeli vardır. Giderek daha geniş bir coğrafyaya hükmeder.

Değişim Ritminin Hızlanması: Yalnızca modada değil, insanların zihniyetinde de bir hızlanma vardır. Sombart oldukça ileri bir görüşe sahipti, çünkü günümüzde modanın bir sezonda dört-beş kere değişmesi yaygın bir durumdur. 

Modanın İş İnsanlarının İradesi Altına Girişi: Moda yasalarını dikte ettiren tüketici değil, kapitalist iş insanlarıdır. Onun bakış açısında müşteri pasif bir süjedir. Kitle cahildir ve iradeden yoksundur.

Modaya yön verir gibi görünen ve sonraları milyonlar tarafından giyilecek tarzlar taşıyan en büyük hanımlar bile kapitalist iş insanlarının elinde birer kukladır.

Werner Sombart
Reklamlar

Yine 1900’lerdeki tüketim ürünleri iki ana özellik taşırlar: hafiflik ve halefiyet. Hafiflik, dayanıklılığın tam tersidir. Ürünler hafif ve değişime hazırdır. Tüketim zihniyeti pişmanlık olmadan hızlıca değiştirmek üzerinedir. Halefiyet ise bu hızlı değişimle birlikte gelen yeni teknoloji ve malzemelerle ilgilidir. Teknolojinin gelişmesi artık değerli bir malzemenin olmadığı anlamına gelir. En ucuz malzemeden, orijinalin onda biri fiyatına rafine bir ürün çıkar. Sombart’a göre el becerisinin yok oluşu, modaya bağımlılık yaratan birkaç olumsuz sonucun kaynağıdır. 

Baudrillard

Tüketici, işaretlerin manipüle ettiği bir sistemin kurbanıdır. 1970’lerin Avrupa’sında sözümona bir “simgesel dönüm noktası” deneyimlenir. İnsanlık için her şey bir semboldür. Sembol, başka bir anlama gelen bir şeydir. Bir ev çizimi gördüğümüzde ev düşünürüz, o evin sunumunu değil. Dünya ve gerçekliğe dair tüm deneyimimiz, sembolleri görebilme kapasitemizde yatar.

Baudrillard’a göre tüketici, reklamlara maruz kalıp bir seçim yapmaz; aslında, kapitalist bir sistem içerisinde her şey statükoyu korumak için bir semboldür. Yani amaç toplum içindeki eşitsizliğe yarar sağlamak, statükoyu korumak ve prestijli sınıfların prestijini yok etmemektir.

Modanın burada korumakta olduğu nitelik sosyal ayrımcılıktır. Moda her ne kadar bir demokratikleşme sürecinde olsa da, sosyal sınıflar arasında yaratılan bu yeni eşitsizlik, demokrasinin sadece görünürde olduğunu gösterir. Sahip olduğumuz nesneler sosyal bir dışavurumdur. Bizi çevreleyen nesneler sosyal sınıfımızı ve seçim zevklerimizi belirler. Aynı nesneler sosyal büyümeye dair ilhamların da dışavurumudur. Üst sınıfın tüketiminden esinlenen ama aslında bir taklit ve bütünüyle alt tabakaya ait olduklarını inkar edenler, bu dışavurumlardır. Moda, bizi, en yüksek sosyal prestiji nasıl satın alabileceğimiz konusunda yanıltır. Bu, 1900’lerin kapitalizminin, devrim riskinin ve alt sınıfların, aslında neye tabii olduğuna dair bilincini ortadan kaldırarak, eşitsizliklerin üstesinden gelmesinin bir yoludur. 

Blumer

Sembolik dönüm noktasının, anlam inşasına ve sembollerin yorumlanmasına ve bunun insan etkileşimi içinde gerçekleşiyor olmasına yorum getiren bir sosyolojik akımın, “sembolik etkileşim akımı”nın mucididir. Kısaca her anlam insanlar arasındaki etkileşimin sürecinden doğar.

Simmel’i reddeden Blumer, modanın artık sosyal sınıflar arası dinamiğe bağlı olmadığını, çünkü modanın gelişerek bunu kökten değiştirdiğini söylemektedir. Toplumsal zevklerin, sınıflar arası etkileşime göre ve toplum çevresinde sürekli evrilerek ilerlediğini öne sürer. Buna göre modanın yaratıcı kesimi (tasarımcılar vb.), modayı insanlara dikte etme ya da nasıl giyeceklerini söyleme gücüne sahip değildir. Moda sisteminin başarısı, dönüşümleri okuma kapasitesine bağlıdır. Hala ayrışma ve taklide dayanan bir süreç olsa da bu artık sosyal sınıflarla değerlendirilemez. Aslında hala sosyal sınıflar ve prestijini korumak isteyen seçkinler bulunmaktadır ancak söylendiği gibi artık modayı yürüten güç bu değildir. Modayı uygulayan insanlar bunu moda için yaparlar, seçkinleri takip için değil. Moda olmak otonom bir güçtür, arzulanır ve prestij getirir.

Modanın yaratıcı sistemi, seçici ve programlı bir endüstridir. Modanın yönünü tasarımcılar değil, kolektif bilinç belirler. Pazarın duyduğu gereksinime göre ürünler çıkarılır ve tüm fikirlerden yalnızca birkaçı seçilir. Bu nedenle moda, programlı bir eleyiştir, tıpkı Hirsch’in düşündüğü gibi.

Hirsch’e göre kültürel endüstriler kolektif zevke bağlıdır. Bu kolektif beğeniyi öngörebilmek için, kültürel endüstriler, kreasyon yelpazesinin tüm ürünlerinin maliyetini çıkarabileceğine inandıkları parçalara odaklanır. Dolayısıyla seçimi yapan tüketicidir. Bu sistemde artık seçkinlerin bir yeri yoktur. Yenilik artık tasarımcılar, stilistler ve diğer yaratıcı kişilikler tarafından bileşke zevklerin yorumlanmasıyla oluşturulur.

Lipovetsky

Moda, yalnızca toplumun görüntüsü değil, kolektif yaşamın da anahtarıdır. Artık toplumumuzdaki sosyal bir grup değil, sosyal yaşamın ve ilişkilerin ta kendisidir.

1857-1957 yılları arasında (Yüz Yıl Modası) moda, sınıf modasıydı ve seçkinler içindi. Yüksek moda (Haute Couture) ön plandaydı ve bu kapalı bir sistemdi. II Dünya Savaşı’ndan sonra “hazır giyim” gibi bir konseptin doğmasıyla Yüz Yıl Modası sona ermiştir. Bu zamana kadar da seri üretim giysileri bulunuyordu ancak modaya ait görülmüyorlardı. Bu dönemden sonra (Olgun Moda) ise moda daha bireyseldir. Bu bireyselleşme modern toplumda tipiktir. Komünitenin geri kalanından bağımsız olmak, modern öncesi toplumdan modern topluma geçişin çok net bir adımıdır. Bu bireyselleşmenin çarpık bir sonucu da bulunmaktadır. Artık grup içerisinde görüntüsüyle uyuşmayan bireyler yalnız, izole ve anonimdir. Sosyal bağların vermiş olduğu avantajlar da çöpe atılmaktadır.

Modern öncesi toplum daha çok eskiye ve geçmişe odaklanırken modern toplum süreç ve gelecekle ilgilidir, “carpe diem” kavramını içerir. Postmodern toplumda “değişim ahlakı”, durağanın yerini alır. Değişim için değişim bulunur. Sabit düşünceler dünyasından akışkan dünyaya geçiş vardır. Yaşam tiyatralleşir. Öz sunum, bireyin kendini ve toplumu inşa etmesinden daha önemlidir. İnsanlar maskeler ardında yaşar ve bu maskeler durumlar karşısında şekillenir. Objelerin prestij için, sosyal sınıfların ayrımı için alınması çok daha az olur. Moda ürünleri kişisel bir tatmin için alınır ve moda, beğenildiği için seçilir.

Bu postmodern yeni bireyselliğin toplumunda “sosyal parçalanma” denilen bir paradoks bulunmaktadır. Lipovetsky bunun doğru olmak zorunda olmadığını belirtmiştir. Zira demokrasi işlemeye devam eder. Paradoks da tam olarak burada ortaya çıkar. Ne kadar bireyselsek, diğerlerinin seçimlerine o kadar saygı duyarız.

Diana Crane

Moda, aşağılarda gizlenir. Moda, sokaktan doğmuştur. Aşağıdan yukarıya akmaktadır. Simmel’in Damlama Teorisi’nin tam tersidir. Ancak burada aşağısı, aşağı sınıf anlamına gelmez. 1900’lerin modası artık sınıfların modası değildir. Aşağısı, sokak demektir. Moda, artık atölyelerden ve stil ofislerinden değil, sokaktan çıkmadır. Toplumun değer verdiği alt kültürlere hayat veren, gençlerdir (punk ve hip hop gibi).

Hirsch’in de önerdiği gibi tüketiciler daha otonom bir şekilde seçenekleri bireysel olarak deneyebilir. Göze çarpan elbiseler bu dönemde “açık metin” olarak tabir edilir. 1800’lerde daha çok “kapalı metin”diler. Açık metinlerin farklı anlamları olabilir ve okuyucunun yorumuna bakar. Farklı sosyal durumlara uyum sağlayabilir. Bu ayrım genel olarak edebiyatta uygulanır. Crane ise bunları bir sembol olarak görüp giysilere uyarlamıştır.