Beden ve Giysi: Çıplaklık Neden Eksikliktir?

Giysi her zaman bireyler arası iletişimde rol oynar. Aslında giysi ve beden birbirini karşılıklı destekler ve eşlik eder. Giysi, beden var olduğu için ve beden de giysi var olduğu için vardır (bir bedenin toplumda var olabilmesi için giyinik olması gerekir). Bu nedenle insan bedenine yalnızca “beden” değil, beden-giysi melezi diyoruz.

Seri üretimle birlikte artık beden üstü üretim yapılmaz. Giysi bedene değil, beden giysiye uyum sağlar. Ama endüstriyel üretimde de giysiler giyilmek ve bu açıdan anlam kazanmak için üretilir. Başlangıçta, doğuşta, çıplak olsak da hayatımızın anlamlı bir kısmını giyinik deneyimleriz. Doğada çıplak olsak da, doğal olarak giyiniğizdir. Çıplaklık bizim için artık doğal bir fenomen değildir. Bir eksiklik olarak görülür. Bu nedenle beden ve giysi arasındaki ilişki çok güçlüdür. Zaten nesneler de ender olarak tek başına bulunur. Örneğin Dünya bir objedir, oysa Güneş olmasaydı Dünya da olmazdı. Dolayısıyla biz nesnelerin dünyasında değil, ilişkilerin dünyasında yaşamaktayız.

Hayatımızın anlamlı bir kısmını giyinik deneyimleriz.

Giysiler giyilerek etkinleştirilir. Bir elbise giyilmediği müddetçe de bir elbisedir, ama yalnızca potansiyel bir elbisedir. Bedenler de etkinleşmek için giysilere gerek duyar. Çünkü sosyal açıdan var olabilmesi buna bağlıdır. Peki ya giysi bir sanat eseri formunda etkinleşebilir mi? Duygular ve görsel kaliteyle birleştiğinde neden olmasın. Ama bu durumda artık bir giysi değil, sanat eseridir.

Moda, tüketim için çok fazla küreselleşmiştir ama üretim büyük oranda batı dünyasına bağlıdır (dört moda şehrine). Moda batılı bir fenomendir ve batıdan dünyaya satılır.

Giysi bedeni kaplamaz, onu genişletir ve belirler, inşa eder. Giysi bir beden tekniğidir. Yani beden eğitimi alıştırmalarıyla öğrenilen, bazen kodlanmış, bazen gayriresmi, ama her durumda başkalarından öğrenilen, yani sosyal olarak kazanılmış davranış biçimlerinden biridir. Tıpkı duruş gibi, çok az doğal ve çok fazla kültüreldir. Giyinmek de sosyal bir pratiktir. 

Reklamlar

Beden-giysi melezi bir iletişim aracıdır. Giysi, semboller aracılığıyla diğer insanlarla iletişim kurar. Bu melez, anlamları ifade etmekte kullanılır. Beden olmadan iletişim kurulamaz; giysi olmadan iletişim kurulamaz. Bu iki düşünce bu hibritin tüm iletişimi çevrelediğini özetlemektedir. İletişim genelde sözlü ve sözsüz olarak ayrılır. Sözlü iletişim sözcüklere, sözsüz olan ise jestlere bağlıdır. Dilin kullanımı için de eninde sonunda beden gerektiğinden sözlü iletişim de bedenseldir. Giysilerimiz sayesinde topluma karşı davranışlarımızı daha iyi yönetebiliriz. Beden-giysi melezi, her muhattabı tarafından farklı yorumlanabileceğinden iletişimin anlamını belirleyen biz değilizdir, muhattaplarımızdır.

Giysi, sözcüklerin dilindekine benzer bir kodlama içerir.

Alison Lurie, The Language of the Clothes

Giyim dilinde de tıpkı konuşma dilinde olduğu gibi eski sözcükler, yabancı sözcükler, jargon sözcükler, sokak sözcükleri ve hatta sıfatlar ve zarflar bulunabilir – ki bunlar aksesuarlardır. Öte yandan modanın dilinden konuşmak hatalıdır. Çünkü Alison Lurie’nin bu teorisi şu açıdan eleştirilmiştir: giyim dili çok basit olmadığı sürece gramatik bir sentez değildir, anlamların tanınmasının bileşkesidir.

Giysi nasıl iletişim kurar; dil olmadan iletişim kurulabilir mi?

Kurulabilir, çünkü dil, iletişimin yalnızca bir bölümüdür. İletişimin bazı modelleri şu şekilde açıklanabilir:

Çıkarımsal Model: Dilin pragmatik çalışması, onun bir kurallar bütünü olarak değil, sosyal hareketler bütünü olarak görülmesidir. Dilin amacı, istenen etkiyi sağlamaktır. Başlangıçta dil, sözcükler bütünü olarak görülürdü. Pragmatizm sonradan bakış açısını değiştirdi ve dilin, kurallardan önce, karşılıklı davranışlar bütünü olduğu bilinci yayıldı. Örneğin “dur” sözcüğü sizi durdurur, çünkü durmanızı söyler. 

İletişimle ilgili söylenmesi gereken bir diğer konu da iletişim kurmanın zorunluluğudur. İletişim kurmamak söz konusu değildir. Susmak ya da durmak da bir şeyler yapmaktır ve birer davranıştır. Aktif ya da pasif amaçlarla yapılabilirler, ancak etkileşimdeki muhattaplar tarafından her zaman yorumlanacaktırlar. Zaten başka bir insanın görüş alanına girdiğimiz an iletişim başlamış demektir. Giysi-beden hibriti de aslında dilsel bir eylemdir. Çünkü diğerleri tarafından deneyimlendiğimiz an anlam kazanmış oluruz. İletişimsel eylemlerden oluşan bir dünyada yaşadığımız için, iletişimi anlamlandırmak adına dili geliştirdik.

İnsan iletişimi iki temel eyleme dayanır: mesaj göndermek ve anlam üretmek. Anlam üretme kapasitesi, mesaj göndermekten önce gelir. Çünkü anlamlandırabildiğimiz bir şeyi üretebiliriz de. İletişimin koşulu da budur. İletişimin bu çıkarımsal modeline göre mesajı veren kişi, muhattabın, deneyimlerine dayanarak bir yorumlama yapacağını bilir.

Hidrolik Model: Bu model Umberto Eco tarafından adlandırılmıştır. Çünkü o, iletişimi hidrolik bir bağ olarak tanımlamıştır. Mesaj biri tarafından paylaşılır ve anlam, mesaj içine kodlanmıştır. Aslında hidrolik model, mühendisler tarafından, makineler arası iletişimi tanımlamak için geliştirilmişti. Zaten çıkarımsal modelde hiçbir geçiş ve kodlanmış mesaj bulunmamaktadır. Modelde bir sorun bulunmaktadır. Bir zihinden diğer zihne anlamın nasıl aktığını açıklayamamaktadır.

Bizler, mesajları, deneyimlerimize göre üretiriz. Deneyimimiz bireysel ve her zaman diğerlerinden farklıdır, biyolojik durumumuz eşsizdir. Ancak benzer yaşam deneyimleri yaşayan insanların deneyimleri de büyük ölçüde benzerdir. Deneyimlerin bu şekilde dizilişine “kültür” denir. Anlamları standartlaştırmak mümkün değildir. Matematik, bu işi başarabilir, çünkü sembollere anlamlar yüklenir. Böylece nesneler anlam kazanır.

Reklamlar

Dramaturjik Yaklaşım: Vokal jestler (sözcükler), etkileşimin çok gelişmiş formlarıdır. Bu formları ve diğerlerini, iletişim kurabilmek için, her türlü şekilde kullanırız (jestlerimizle, duruşumuzla, giyimimizle). Her biri iletişim araçlarımızdır. Dramaturjik yaklaşım, sosyolojinin, “sahneye konmuş olmak” fikrinden yola çıkan bir yorumdur. Yaşamlarımızda her birimiz birer aktörüzdür. Goffman ve Blumer’in belirttiği üzere sembolik etkileşimci, insanların sosyal aktörler olduğunu ve bir performans sahnesinde, seçimleri sonucu değil, zorunluluk nedeniyle gösteri yaptığını savunur. Çünkü sosyal etkileşimler iletişimseldir, yani diğerlerinin davranışlarından bir anlam çıkarılır. Davranışların anlamı, yapan kişi tarafından belirtilmez, toplum tarafından belirlenir. Ayrıca iletişim kurmamak mümkün değildir.

Giysilerimizin anlatmak istediklerini başkalarının okumasını engellemek olanaksızdır., Anlam içsel değildir, ona bakan, onu üretir. Anlamı üreten ne tasarımcı, ne de giyendir. Aslında giyen kişi de kıyafeti giyerek bir anlam üretir, ancak alıcınınkiyle aynı veya benzer olması gerekmez, bu nedenle bunun anlamı iletişimle oldukça ilgisizdir. Çıkarımsal iletişimde de zaten giysilere net bir anlam yüklemek imkansızdır. Bir giysinin anlamı giysinin materyalitesinde yazılı değildir, tasarımcı ya da markanın niyetiyle belirlenmez. İnsanlar arasındaki iletişimle inşa edilir ve her iletişimde ayrı bir anlam inşa edilebilir. Esasen muhattaplarımızın deneyimlerini bilmeyiz ama pek çok durumda kaba hatlarıyla hayal edebiliriz.

Toplumsal İlişkilerin Çifte Olumsallığı der ki “bildiğimi bildiğini biliyorum”. Bir yabancı bizimle etkileşime girdiğinde ilk dikkatimizi çeken yönüdür, bir tip tanımlarız ve bu, sosyal etkileşimlerin dayandığı bir mekanizmadır. Sosyal ilişkilerde, iletişimi akıcı tutmamızı sağlayan bu çifte olumsallıktır. Tip tanımlama, günlük iletişime yardımcı olur ancak aynı zamanda konuşmayı sertleştirir, örneğin kötü giyimli göçmen karşısında…

Bu çifte olumsallığı yönetmek için beden-giysi melezini kullanırız. Bu, beklentileri yaratan ilk ve ana araçtır; sonra sözcüklerin kullanımını ekleriz ki görünüşün izlenimi ve yorumu aslında deneyimden gelir.

Beklentilere karşılık vermek için, başkalarının benden ne beklediğini önceden tahmin etmem gerekir. Bunu yapmak için ötekini tanımak zorundayım, bilinmeyen durumlarda diğerinin ne beklediğini bilmek zordur, çünkü kültürel çerçeveden yoksunuzdur. Kültürel uyum oluşturmanın en iyi yolu benzer bir bölgede yaşamaktır. Bir giysi, ilişkinin gereksinimlerine uygun olduğunda kabul edilir (kabul edilmezseniz bir grubunuz yoktur) ve başkalarının görüşlerini etkilemek için giysi gereklidir. Giysi seçimi asla gündelik değildir, ancak gün içinde sosyal karşılaşmaların beklentileriyle ilgilidir. Bir giysinin iyi oturması, hayata iyi uymasıdır. Estetik yargı toplumsal yargıdır. Örneğin eşofman, toplumsal duruma göre rahattır. Eşofman evde rahattır, bir cenaze töreninde giymek sizi rahatsız eder.

Görünüm seçimi nadiren bilinçli, planlı ve etkilidir. Görünüm insanların kimliğini iletir: Cinsiyet, sosyal sınıf, siyasi tutum, alt kültür, etnik grup, dini inanç, sosyal ahlaki değerlere bağlılık, estetik değerlere, zevklere, trendlere, kültürel ortamlara bağlılık… Ancak görünüm kimlikten çok daha fazlasını iletir; görünüm kimliği niteler, yani kişinin kendi sosyal kimliğine ve/veya belirli bir giyim koşulu gerektiren durumlara karşı tutumunu anlatır. Goffman’ın “rolden olan uzaklık” dediği şey budur. Kendinizi rolden uzaklaştırmanın bir yolu, bir kıyafet kuralı içeren durumlarda buna uymanızdır. Örneğin resmi olmayan bir şekilde bir davete gittiğinizde bu, rolden kendinizi uzaklaştırma seçimidir ve bir kural ihlali olarak kabul edilir.

Reklamlar

Görünüş, ruh halini iletir. Belirli davranışlara yönelik tutumları ve yatkınlıkları iletir, bu nedenle sosyal etkileşimde değerlidir.

Durumlar değişir ve birbirinden farklıdır. Bunların değişmesi bireylerin dış görünüş algısı da değişrir. Bir jestin anlamı alıcı tarafından, gözlemci tarafından belirlendiğinden etkileşimin koşulları, görünümün zaman zaman kazandığı anlamı etkiler. Ana değişkenler; yorumlayan toplum, var olan durum, giyen kişi ve beklenmedik bir giysi kullanımıdır.