Gururlu Karatavuğun Türküsü – Milano

Dünyada moda ve otomotivle bilinen ve gerçekten de en büyük gelir kaynağı bunlar olan şehrin yerlileri “Milanez” olarak adlandırılır. Esasen Lombartça/Milanezce diyalektlerini kullansalar da son yıllarda bu kullanım büyük oranda azalmıştır. Bu tür ailelerin son derece aristokrat ve zengin olduklarını düşünebilirsiniz, ama birçoğu merkezin yakınlarında bile olmayan ve hatta taşra diyebileceğiniz bölgelerde yaşam sürer.

Eğer Milano’ya doğu ülkelerinden birinden hava yoluyla gelecek kadar şanslıysanız ve uçağın sağ tarafında oturuyorsanız, alçalmaya yaklaşırken Alp Dağları’nın soluk kesici manzarasını görebilirsiniz.

M1 (kırmızı), M2 (yeşil), M3 (sarı) ve M5 (mor) olmak üzere dört işlek metro hattı vardır. Merkez tren garı istasyonundan (Centrale FS) birçok turistik durağa aktarmasız gidebilirsiniz.

Milano Katedrali olarak da bilinen Duomo, iç yüzölçümü bazında dünyadaki en büyük gotik yapıdır.

Dünya’nın en büyük beşinci katedrali olan Duomo di Milano’nun yapımı 634 yıldır devam etmektedir. Bir rivayete göre katedral bitirildiğinde insanlığa mal olacaktır ve İtalyanlar bu yapıyı paylaşmak istemediği için sürekli inşa süsü vermektedir. Gerçek ise bundan daha mantıklıdır. İlk başından günümüze kadar yapıyı inşa eden ve bakımını üstlenen aynı şirkettir ve herhangi bir hasarı önlemek için sürekli onarım yoluna gidilerek bina her daim genç tutulmaktadır. Bir yarısı bitirildiğinde diğer yarısına yeniden başlanır. Eski yapılardaki bakımların ihmal edilmesinin günümüze en yakın örneği Notre-Dame trajedisidir.

Duomo, ana meydandaki en uzun binadır ve yasalar gereği hiçbir bina onu geçemez. Ön cephesi büyük ölçüde Napolyon’un emriyle bitirilmiştir, tepesinde ise altından bir Meryem Ana heykelciği bulunur. Milano halkının pek sevdiği ve “Madonnina” (Meryem Anacık) dediği bu idol, katedralle birlikte halkın türkülerini de süsleyen bir figürdür.

12. yüzyıla kadar Avrupa mimarları büyük binaların planlanması konusunda zorlanırlardı; çünkü ağırlıklarından dolayı binaların çökme riski vardı. Yeni teknikler arayan Kuzey Fransalı mimarlar, büyük bir kemerle desteklenen binalarda ağırlık yayılacağı için, çok daha yüksek boyutlara ulaşmanın olası olduğunu buldular. Daha yüksek bina, daha üstün mimari demekti. Bu stili en çok katedrallerde kullandılar. Bu sözü edilen gotik stilden önce, çatının çökme riskine karşın daha çok ahşap çatı ya da kubbe kullanılırdı ve bu da yağmuru geçirirdi. Bu nedenle tapınaklar çoğunlukla küfle kaplanırdı. Gotik mimari ise daha yüksek ve taştan tavanı, çok daha büyük ve renkli pencereleriyle aydınlık ve sağlıklı bir ortam sunuyordu. Karakteristik özelliklerinden bir tanesi de çok sık karşılaşılan heykel süslemeleridir. Her ne kadar salt estetik kaygıyla yapılmış gibi görünse de asıl yerleştirilme amaçları, çatıda biriken suyu akıtmaktır. Böylece su, çatıdan bardaktan boşalırcasına saçılmak yerine heykellerin ağzından yavaşça dökülür.

Bir tuhaf oyma, Duomo.

Eğer giriş kapısının sağ tarafında göz hizasına yakın bir düzeyde bakarsanız en ilginç heykel motiflerinden birini görebilirsiniz. Kimileri bunun bir dinozor örneklemesi olduğunu söylese de büyük olasılıkla İncil masallarından alınmış ya da heykeltıraşın hayal gücüyle yontulmuş bir figürdür.

Kaynak: Wikimedia Commons

Adını İtalya Kralı’ndan alan ve alışveriş mağazalarıyla dolu II. Vittorio Emanuele Galerisi, 19. yüzyılda inşa edilmiştir. Klasik İtalyan mimarisinin özelliklerini gösterse de camdan tavan olağanüstü bir yenilik olarak kabul edilmektedir – zira o dönemlerde bu kadar büyük yapılarda cam tavan kullanılmazdı.

Tarım, bilim, sanat ve İtalya’nın baş şehirlerini destekleyen mozaiklerle bezeli olan zemininde, Torino’yu simgeleyen boğanın cinsel organına tek ayağın topuğuyla basılıp dönüldüğünde şans getireceği söylenir. O kadar fazla kişi denemiştir ki, mozaiğin o kısmı aşınıp çökmüştür.

“Hakikat şu ki; sizlerden birisi bana ihanet edecektir!”

Kısmen Rönesans, kısmen gotik mimariyle inşa edilmiş olan Santa Maria delle Grazie (Şükranların Aziz Meryem’i), bölgenin ünlü Sforza ailesi tarafından bir zamanlar mezarlık olarak kullanılmış bir kilisedir. Vecellio’nun yaptığı, nefin sağ tarafında bulunan, dikenli telden taç takmış İsa heykeli, Fransızlar tarafından yağmalanıp Louvre’a götürülmüştür. İkinci Dünya Savaşı sırasında yapının duvarları çok büyük tahribata uğramış olsa da, içerisindeki önemli eserler, savaş döneminde bile sanata önem veren halk tarafından kum torbalarıyla kapatılarak korunmuştur.

Dük Lodovico Sforza’nın isteğiyle Leonarda da Vinci, manastırın yemek salonunun duvarına bir fresk resmetmiştir. “Son Akşam Yemeği” adlı bu eserin orijinal adı “Cenacolo”dur. UNESCO mirası altındaki eser, İsa’nın Romalılar tarafından tutuklanmadan önce on iki havarisiyle birlikte yediği akşam yemeğini gösterir. Aslında bu sahneyi resmeden pek çok eser bulunmaktadır. Da Vinci’ninkini ünlü yapan ise eserin tam olarak, Mesih’in “Hakikat şu ki; sizlerden birisi bana ihanet edecektir!” dediği anı yakalamasıdır. Resimde İsa dışı figürlerin tepkileri abartılıdır ve bunun amacı düşünceleri bütün çıplaklığıyla göstermektir. Havarilerden biri elleriyle kendini işaret ederek “Ey Mesih, yoksa o ben miyim?” der gibi ona yönelir. Bazıları kendi arasında bu sözleri tekrarlar, bazıları iyi işitip işitmediğini anlamak için diğerlerine fısıldar. Bazı havarilerin yüzünden dehşet okunur. Soldan dördüncü başın sahibi Yahuda ise çevreyi dikkatle incelemektedir.

Eserde İsa kollarını hüzünle masaya düşürerek odak noktayı kendine çeken bir üçgen şekli oluşturmuştur. Başının ardındaki pencere, diğer resmedilişlerin aksine onu başındaki hale, güneş ya da benzeri bir huzmeden kurtarıp yine de içindeki nuru göstermesini sağlayan ilginç bir yorumdur. Eser, hemen hemen aynı düzeyde olmasına rağmen uyum içinde, fakat farklı yüz hatlarıyla organik bir ritim yakalamaktadır.

Ismarlanmış bir fresk olmasına rağmen Leonardo bu eserini fresk tekniğiyle yapmamıştır. Fresk uygulanması için önce yüzeye bir yapıştırıcı sürülmesi ve henüz kurumadan üzerine boya eklenmesi gerekmektedir. Leonardo, ertelemeci ve kolaya kaçan bir davranış göstererek farklı bir tekniği kullanmış, hem böylece renklerin de daha canlı olacağına inanmıştır. Oysa sadece elli yıl sonra resim, restorasyona gerek duyacak kadar yıpranmış, yapılan onarım çalışmalarıyla büsbütün harap olmuş ve bombardımanların etkisiyle solup gitmiş, hatta duvara destek olacağına inananılarak İsa’nın ayaklarının olduğu yere bir kapı inşa edilmiştir. Eserde Leonardo’ya ait yalnızca birkaç fırça darbesi kalmıştır.

Resmin yedinci ve son onarımı, Pinin Brambilla Barcilon adında ünlü bir İtalyan sanat onarımcısı tarafından 1999’a kadar süren 21 yıl içerisinde gerçekleşmiştir. Barcilon, “Leonarda’yla Hayatım” diye seslendiği bu zamanlarında, İsa’yla, eşiyle olduğundan daha çok zaman geçirdiğini anlatır. Restorasyonlar sırasında tesadüfen Da Vinci’nin perspektif metodunu da keşfeder.

Hisar üzerinde Sforza amblemi görülüyor.

660 yıldan daha eski olan Sforzesco Şatosu, adından da anlaşıldığı üzere, Sforza ailesi tarafından ev olarak kullanılmadan önce bir savunma kalesiydi. Daha sonralarıysa askeri bir tesis olarak tahsis edildi. 17. yüzyıldan günümüze Avrupa’nın en büyük hisarlarından biri olmakla birlikte, Leonardo’nun nikah kıydığı salona da ev sahipliği yapar. İçerisinde önemli şehir müzeleri bulunan bu kompleksin geniş avlularında, ziyaretçilere, oturmaları ve gezmeleri için pek çok alan sağlanır. Sürekli eklentiler nedeniyle kısmi olarak çeşitli akım ve mimari stiller görülür. Onarımlar sırasında orijinalinde var olmamasına rağmen Sforza ailesinin amblemi de kuleye eklenmiştir.

Rafael’in Meryem’in Evliliği tablosu, 1504.

Veneto ve Lombardiya bölgelerinin ünlü sanatçılarının ve çağdaş pek çok sanatçının eserlerine ev sahipliği yapan Brera Resim Galerisi; Emmaus’ta Yemek (Caravaggio), Öpücük (Hayez), Meryem’in Evliliği (Rafael), Ölü İsa’ya Ağıt (Mantegna) gibi önemli tabloların da sergilendiği müzedir. Müze kompleksi içerisinde kaybolabileceğiniz kadar fazla bölüm ve botanik bahçesi bulunuyor.

Mantegna’nın Ölü İsa’ya Ağıt tablosu, muhtemelen 1480.

Ölü İsa’ya Ağıt, Mantegna’nın figürlerine yansıttığı ilgi çekici stili nedeniyle önemlidir. Genelde İsa’nın çarmıha gerilişini resmeden tablolarda Mesih’in bedenine dokunan figürler beden dilleriyle bir öykü oluşturur. Bu kompozisyonda ise çarmıhtan indirilmeyle defin arasındaki zaman dilimi gösterilmiş ve Meryem ile Yahya sol köşeye sıkıştırılmıştır. Seçtiği bu ilginç perspektif, Mantegna’nın bu konudaki becerisini göstermek istemesinden kaynaklanır. Yine de normalde ayakların çok daha büyük resmedilmesi gerekirken bunları hayli küçük ve başı olduğundan daha büyük resmetmesi, estetik kaygının perspektifin doğruluğundan daha ön planda olduğunu görmemizi sağlar. Ayrıca İsa’nın başında silik bir hale vardır. Yatağın sağ üstünde zar zor görülen damarlı akikten yapılma çanak içerisinde büyük olasılıkla ayaklarını ovmak için kullanılan yağ bulunur.

Mezarlıkta gün batıyor.

Aslında şehrin her tarafına saçılan mezarları tek bir yerde toplama fikriyle ortaya çıkan Milano Anıt Mezarlığı, resmi olarak 1866’da açılır. Genel mimarisinde klasik İtalyan, Yunan, Mısır ve çağdaş esintiler görülür. Katolik olmayanlar ve Yahudiler için ayrı bir bölümü bulunur. Mezarlıkta bir de “Krematoryum Tapınağı” adlı bir yapı vardır. Batı dünyasındaki ilk ölü yakma tesisidir. 1992’de işlevi sonlandırılmıştır.

Yaşayanların ışığı.

Mezarlık oldukça büyük ve zengindir. Gömülü olanların arasında Formula 1 pilotları, devrimciler, komedyenler, barmenler, Nobel ödüllü edebiyatçılar, futbol oyuncuları, şairler, aktivistler ve daha nicesi yer alır. Büyük heykellerle ve yazıtlarla dolu avlusu, üst katlardan rahatlıkla izlenebilir.

Bir aile anıtı.

Mezarlık, Pazartesi’leri dışında her gün 08:00-18:00 arası açıktır.

Barış Takı’nın Roma İmparatorluğu’ndaki adı “Jüpiter Geçidi”dir.

Sempione Parkı’nın bir ucunda bulunan Barış Takı, Milano Roma İmparatorluğu’nun surlarıyla çevriliyken “Jüpiter Geçiti” olarak adlandırıldı. Defalarca yeniden inşa edilmiş ve düzenlenmiş, kimi zaman yıllarca tadilatına ara verilmiştir. Solferino Muharebesi’nden sonra ilk Fransa Cumhurbaşkanı III. Napolyon ve İtalya’nın ilk kralı II. Vittorio Emanuele muzafferliklerini ilan ederek Barış Takı’ndan Milano’ya adım atmıştır. Günümüzde geçitten geçen yol Paris’e giden otobandır.

Poldi Pezzolini’nin sığ havuzunda çok da sağlıklı görünmeyen japon balıkları.

Daha küçük ama zengin bir müze deneyimi için evden müzeye dönüştürülmüş olan Poldi Pezzolini’yi ziyaret edebilirsiniz. İlginç Kuzey İtalyalı ve Felemenk sanatçıların tablolarıyla birlikte cephane, cam işçiliği ve seramik, mücevher ve eşya koleksiyonları da sergileniyor.

İlginç yorumlanmış bir vitray.

Bu müzenin en ilginç yanı arka cepheye doğru bir salonun en gerisine konuşlandırılmış sunak benzeri küçük bir şapel, tapınak. Vitray süslemesinde kullanılan figürlerin resmedilişi klasikten çıkıp son derece benzersiz bir izlenim veriyor. Öyle ki adeta bir çizgi romanı andırıyor.

Cüzzam mağdurlarının son dinlenme yeri bu duvarlar.

13. yüzyılda Güney İtalya’da bir cüzzam salgını başlar ve kısa sürede önce orta, sonra da kuzey bölgelere yayılır. 1210 yılında Milano’daki mezarlıkların çoğu dolmaya başlayınca bir yeraltı mezarı inşa edilir ve hastanede yitirilen hastaların bedenleri mezarlığa götürülürken, mezarlıktaki bedenlerin kalıntıları burada depolanmaya başlar. Yaklaşık altmış yıl sonra bu alanın bitişiğine bir şapel işa edilir. 17. yüzyılda şapel çöker ve yeniden inşa edilir, ancak daha sonra da yanar.

Ölülerin manzarası.

En son 1700’lü yılların başında, Sienalı Aziz Bernardino’nun adını taşıyan bir kilise olarak yeniden inşa edilmiş ve ölülerin ruhlarını şad etmek adına küçük bir odaya kalıntılar mimari yapı oluşturacak şekilde yerleştirilmiştir. Bu küçük oda barok tarzda döşenmiş olup tavanında Venedikli barok fresk sanatçısı Sebastiano Ricci’nin “Ruhların Zaferi ve Uçan Melekler” adlı eseri bulunur. Kafataslarından oluşan haç motiflerinde ise rokoko stilinin izleri görülür. Günümüzde bu yapının adı “San Bernardino Alle Ossa” (Kemikli Aziz Bernardino) olarak geçiyor. Şapel ve kalıntıların bakımı, kilise bağışlarıyla yapılmaktadır.

Tarih öncesi sucul canlılar.

Neoromanesk ve gotik kırması bir tarzda inşa edilen Doğal Tarih Müzesi; mineraloji, paleontoloji, insan, omurgasız zoolojisi ve omurgalı zoolojisi konuları çerçevesinde bölümlere ayrılıyor. 8.000 karat topaz kristalinden iki cüce fil fosiline, dev bir midye kalıntısından Japon örümcek yengeçlerine ve hatta 12 metrelik bir ispermeçet balinası iskeletine kadar uzanan bir gözlem olanağı sunuyor.

Efsanevi Tiranozor’a geleneksel dışı bir bakış.

Bunların hiçbiri ilginizi çekmediyse ünlü T-rex’in heybetinden dönen başınızı bacaklarınız arasına alarak doğa tarihine hayranlık duyabilirsiniz.

Ve yine de bunların hiçbiri size ilham vermezse, kah Sforzesco Şatosu surlarında otururken, kah Meryem Anacık’ın melankoli dolu gözlerine bakarken şehrin her yanında gizlice birer şarkı tutturan karatavukları, şafak yaklaştığında dinleyebilirsiniz.

“O mia bela Madunina che te brillet de lontan
Tuta d’ora e piscinina
Ti te dominet Milan…”

“Ah uzaklardan parlayan güzel Meryem Anacık’ım
Saf altından ve miniksin
Hükmedersin Milano’ya…”

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.